Bölüm - 281
- Ana Sayfa
- Zengin Olarak Yeniden Doğmak
- Bölüm 281
[280] Şeytan Yuvası, Wall Street 1
Aslına bakılırsa, bankacılık işleri son derece basittir. Tek yaptıkları, para yatıranlarla borç alanlar arasındaki farka (kredi faizi ile mevduat faizi arasındaki fark) verdikleri isim olan komisyonu almaktır.
Eskiden bankacılar, el kitabına göre zerre sapma olmadan ilerleyen basit işler, istikrarlı maaş ve iş garantisi gibi avantajlar sayesinde neredeyse memur gibi görülürdü. Ancak bunun bedeli, tutucu bir imajdan kurtulamamaktı.
Fakat her alanda, parlak zekâsını gizlemekte zorlanan insanlar vardır. Bu basit bankacılık sektöründe bile dehalar saklanıyordu ve onların dehaları, nasıl bir anda, muazzam paralar kazanılacağına odaklanmıştı.
1980'lerin başında, Güney Kore, yeni askerî darbe nedeniyle dolaylı seçimler yapılan geri kalmış bir devlet yapısından kurtulamamışken, kapitalizmin sembolü Amerika’da üç deha kafa kafaya verip akıl almaz bir para kazanma yolu buldu. Yatırım bankası Salomon Brothers’ın tahvil departmanı başkanı Lewis Ranieri, varlık yönetim şirketi BlackRock’ın kurucusu Larry Fink ve ABD Federal Konut Kredileri Kurumu CEO’su David Maxwell, MBS (Mortgage Backed Security) yani Konut İpoteğine Dayalı Menkul Kıymetler adında parlak bir ürün yarattılar... Hayır, icat ettiler.
Daha öncesine kadar, konut kredisi sadece evi ipotek karşılığı para vermek ve 10, 20 yıl boyunca ana para ve faizi düzenli olarak geri almaktan ibaret basit bir işti. Ancak banka açısından bakıldığında, istikrarlı olmasına rağmen, büyük paralar verip uzun vadede küçük taksitler hâlinde geri almak sıkıcı bir işti. Üstelik büyük bir meblağın bloke edildiği bir işti.
Bu üç deha, konut kredisini bankanın bakış açısıyla değil, bir ürünün bakış açısıyla ele aldı. Konut kredisi, az miktarda olsa da uzun vadede istikrarlı bir kâr sağlıyordu. Bunun, emekli yaşlıların, finansal gelir sahiplerinin ve ana para kaybından en çok çekinen varlıklı kişilerin istediği istikrarlı yatırım ürünüyle örtüştüğünü fark ettiler ve konut kredilerini MBS adında bir ürüne dönüştürdüler.
Aslında, bu fikri geliştirmelerinin nedeni doğrudan faiz oranlarıydı. 1979'da Federal Rezerv Kurulu faizleri artırınca, finans sektöründe ‘para’ damar sertliği baş gösterdi ve konut kredisi piyasası sarsılmaya başladı. Yüksek faiz döneminde kimse kredi çekip ev almazdı.
Ancak politikacılar her zaman zenginlerin yanında yer alır ve onların zarar görmemesi için yasalarla önlem alır. 30 Eylül 1981'de, ABD Kongresi, gözde finans sektörünü korumak için zekice bir yasa tasarısını onayladı. Finans sektörünün konut kredilerini tasfiye etmesi durumunda vergi ertelemesi sağlanıyor, dahası bu süreçte meydana gelen tüm kayıpların devlet hazinesinden karşılanmasını öngören bir yasa kabul edildi.
Kredi alacaklarını satmak suretiyle paranın akıp geldiği bir sistem oluşmuş oldu ve tabiri caizse tahvil menkul kıymetleştirme çağı açıldı.
Artık bankalar, konut teminatı karşılığında bolca para veriyor, komisyonunu alıyor ve o alacakları başkalarına devretmeye başlıyordu. Ana paranın geri ödenmesi endişesi de ortadan kalkmış, kredi parasının uzun süre bloke olması da sona ermişti. Bankalar, konut kredisini ana ürün olarak öne sürerek, ölüm kalım savaşı verircesine satış yapmaya odaklandı.
Yatırım bankası Salomon Brothers, bu tahvilleri risk seviyelerine göre bölümlere ayırıp yeniden paketleyerek satıyor ve muazzam aracılık komisyonları topluyordu. Hatta bir tane güvenli kredi ile üç dört tane riskli krediyi karıştırdıklarında bile AAA kredi notu almayı başaran bir sihir uyguluyorlardı ki, sadece 83 yılında 200 milyon doların üzerinde net kâr elde ettiler.
Artık finans dünyasındaki insanlar hafta sonlarını golf oynayarak geçirmiyordu. Lüks yatlarda deniz partilerinin tadını çıkarıyor, lezzetli pizza yemek için özel uçaklarını kaldırıp Venedik’e uçuyorlardı.
Onların çılgın partilerinin de sonu gelmek üzereydi ve ben o parti bittiğinde ortaya çıkıp parti masrafını tahsil etmeyi düşünüyorum. Elbette parti masrafını bankacılar ödemeyecek. O masrafı Amerikan halkı ödeyecek.
New York Miracle’ın CEO’su Rachel Arief, kısa süren özlem dolu buluşmanın ardından hemen ciddileşen bir ifadeye büründü.
"Yani yatırımcıların seçimine bırakalım diyorsun?"
"Evet. Benim kararım her zaman doğru olmayabilir. Sürekli olarak MBS'nin istikrarlı olduğuna inanan yatırımcıları kendi hâline bırakırız, riski yüksek gören yatırımcıların parasını çekeriz."
"Yatırım parasını çekenler ne yapacak?"
"Onların da seçim yapmasını söyleyin. İstikrarlı devlet tahvili de var, Hollywood fonu da."
"Sen ise konut kredisi menkul kıymetlerinin dibe vuracağına mı oynuyorsun?"
"Evet. Eğer beni takip ederek bahis oynamak isteyen bir yatırımcı olursa, bu da onların seçimi olacaktır."
"Seni takip edecek yatırımcı olacağını sanmıyorum."
"Peki ya Rachel? Sen nereye oynayacaksın?"
Rachel Arief alnını buruşturdu.
"MBS'nin yüksek riskli olduğunu biliyorum. Ama çöküş yaşanmayacağını düşünüyorum. Yumuşak iniş yapacaktır."
"Çünkü çöküş, Amerikan finansının yok olması demektir, değil mi?"
"Aynen öyle. Federal hükümet ne pahasına olursa olsun düşmesini engellemek için destekleyecektir. Wall Street’in çöküşü sadece Amerika’yı değil, dünya ekonomisini de batırır."
Şu anda, Amerikan ekonomisinin çökeceği fikri, Amerika'nın bir anda kapitalizmden sosyalist devlete dönüşeceğini söylemek kadar absürt bir görüş.
"O zaman Rachel, sen devam mı ediyorsun (sustain)?"
"Hayır, beklemedeyim (waiting). Hepsini çekip şimdilik muhafaza edeceğim. Bir sonraki yatırım için daha fazla bekleyip göreceğim."
"O zaman müşterilere e-posta gönderelim. Risk derecelendirmesini net bir şekilde belirterek."
"Peki, senin yatırımının risk derecesi ne sence?"
Amerikan ekonomisinin çöküşüne "her şeyimi koymak" ne kadar saçma olsa da, tahmini daha önce hiç yanlış çıkmamış olan kişinin kendisi olduğu için içtenlikle merak ediyordu.
Kesinlik, eminim gibi kelimeleri kullanmadı.
"Her zaman olduğu gibi yarı yarıya. Hakikat bu değil midir?"
"Yüzde 50'ye ‘All-in’ mi? Tüm servetinle mi?"
"Tüm servetimle değil, Amerika'daki servetimle. Ayrıca ben daha gencim. Hepsini kaybetsem bile yeniden başlayacak vaktim ve param var."
Rachel hâlâ iç çekiyordu.
"Senin paranın hareket etmesi bile Wall Street'i gerer. Wall Street tarihinde tek seferde bu kadar büyük bir paranın hareket ettiğini sanmıyorum."
"Sadece yarısı."
"Efendim?"
"Mal varlığımın sadece yarısını Wall Street'e dağıtacağım."
Rachel’ın yüzünde bir gülümseme yayıldı.
"Olasılık %50 olduğu için sadece yarısını mı riske ediyorsun? Çok mu standart bir yaklaşım?"
"Ne demek istiyorsunuz? Az önce söyledim, Wall Street gerilir diye. İşte bu yüzden gerilmemeleri için sadece yarısını piyasaya sürüyorum. Geri kalan yarısını ise Londra'ya salmamız lazım. Herhalde dünya finansının sadece Wall Street'ten ibaret olduğunu düşünmüyorsunuz, değil mi?"
"The City?"
The City, City of London'ın kısaca söylenen ismidir. Londra'nın en küçük idari bölgesi olup, Londra tarihinin ve finans dünyasının merkezidir. Ayrıca kendi özerk yönetim haklarına sahip bir özerk yargı bölgesidir. İngiltere Bankası’nın yanı sıra JP Morgan Chase, Goldman Sachs, Morgan Stanley, Barclays Capital, Bank of America, Citi Group, HSBC gibi 5.000'den fazla finans kuruluşunun yoğunlaştığı yerdir. City'nin yüz ölçümü tam olarak Yeouido’nun yüz ölçümüyle aynıdır, ancak hareket eden paranın hacmi bambaşka bir boyuttadır.
"Evet. Orası da yarısını sindirebilir. Herkes bir enayi ortaya çıktı diye sevinir."
Rachel'ın gözleri titredi. Wall Street'in çöküşü gerçekleşirse, tetiği çekenin kendisi olabileceğini anlamıştı. Zira tek seferde milyarlarca dolarlık bir bombayı düşürmek anlamına geliyordu bu.
***
Öncelikle yapılması gereken şey, konut kredisi menkul kıymetlerine yatırılan parayı geri çekmekti. Bir anda çekilirse Wall Street çalkalanırdı. Çok yavaş bir şekilde ürünleri değiştirerek, normal işlemlerden farklı görünmemeye dikkat ederek konut kredisi menkul kıymetleri satıldı.
Popüler bir ürün olduğu için satış hacmini sindirmekte büyük bir sorun yaşanmadı.
"MBS'nin hepsini tasfiye ettin. Şimdi bu parayla ne yapacaksın?"
"Bahis oynayacağım. İpotek tahvillerinin hepsinin kâğıt parçasına dönüşmesine ‘All-in’!"
"O bahsin sonucunu ne zaman öğreneceğiz?"
Rachel hâlâ inanamayan bir ifade takınıyordu.
"Gelecek yıl."
Bu kadar erken olması, inanmamasını daha da artırıyordu. Eğer 10 yıl deseydi başını sallayabilirdi. 10 yıl, batık krediler oluşmaya başlasa bile toparlanmak için zaman kazandırır, ancak gelecek yıl ise imkânsızdır. İmkânsız, düşük bir olasılığın başka bir ifadesinden ibaretti.
"2005 yılından itibaren hacimler resmen patlamaya başladı. İki yıl boyunca %2 sabit faizliydi, ancak bu yıldan itibaren değişken faiz uygulanmaya başlandı. %10'dan fazla faiz ödemek zorundalar ve Amerikan vatandaşlarının buna gücü yetmez."
"Bunlar ev sahibi olacak kadar istikrarlı insanlar. Tehlikeli olabilir ama bir anda çökmesi zor, değil mi?"
"Kim istikrarlı diyor ki? Subprime, tam anlamıyla Prime altı, aday seviyesi demektir. Sorun şu ki, gücü yetmeyen insanlar üçer dörder ev sahibi oldular. Sadece üç evi olsa bile, ödenmesi gereken faiz %30'a fırlıyor."
Sürekli istikrarlı yatırımlar yapmış olan Rachel, Wall Street’in açgözlü doğasını tam olarak görememişti. Batırıp batırmayacağı, riskin büyük ya da küçük olması umurunda olmayan, sadece gözünün önündeki parayı kapmaya çalışan o adamlar, banko gişesinde sıra numarası çekip gelen herkese konut kredisi onaylayacak durumdaydılar.
"Tamam, öyle varsayalım. Peki, bahsi hangi yöntemle yapacaksın?"
"CDS (Credit Default Swap - Kredi Temerrüt Takası)."
Kredi Temerrüt Takası, iflas etme ihtimaline karşı alınan bir sigorta türüdür. Örneğin, Apple şirketinin 100 milyon wonluk tahviline sahipsiniz ve eğer Apple iflas ederse o 100 milyon wonluk tahvil boşa gider. Bu riski önlemek için sigorta yapılır. Sigorta yöntemi de basittir. 10 yıl içinde iflas ederse, sigorta şirketi 100 milyon wonun tamamını ödeme koşuluyla her yıl 200 bin won sigorta primi ödenir. Sigorta priminin ucuz olmasının sebebi, Apple’ın çok sağlam bir şirket olması ve 10 yıl içinde iflas etme ihtimalinin olmamasıdır. Risk yoksa sigorta primi ucuzdur. Kredi notu düşük ve sağlam olmayan bir şirket söz konusu olduğunda ise elbette sigorta primi yükselir.
Burada eğlenceli olan şey, açgözlü Wall Street insanlarının sigortayı kumara çevirmiş olmasıdır. Apple şirketinin tahvilinden 10 wonluk bile elinde olmayan biri bile sigorta yaptırabilir. Herkes, yılda 200 bin won ödeyerek 10 yıl içinde Apple iflas ederse 100 milyon won alabilir. Apple’ın hissesi ya da tahvili olmasa bile, batıp batmayacağına dair bahis oynayabilirler. Her yıl ödenen sigorta primi, bahis çipidir ve kazanılırsa 100 milyon kazanılır.
Rachel başını salladı.
"Finansal ürünler için henüz Kredi Temerrüt Takası (CDS) çıkarılmadı. Howard, sen şu anda var olmayan bir ürünü satın almaktan bahsediyorsun."
Sonucun boş çıkması üzerine Rachel iç çekti.
"Yaratırız. Konut kredisi menkul kıymetlerinin güvenli olduğuna inanan finans dünyası insanları, eğer ben sigorta primi ödersem, bunu beleş para olarak görüp beni çift elle alkışlayacaktır. Sigorta primini belirlemek zor olsa da, bir sorun olacağını sanmıyorum."
"Bu kadar saçma bir hikâyeyi dinleyecek finans dünyasındaki o insanlar kimler peki?"
"Goldman Sachs, Deutsche Bank, Morgan Stanley, Barclays Capital, Merrill Lynch, Citigroup, Bank of America, Credit Suisse, J.P. Morgan, UBS. Sayısız var."
"Bear Stearns ve Lehman Brothers'ı neden dışladın? Onlar da en üst grupta değil mi?"
Ağzımdan Wall Street'i ele geçiren devasa finans şirketlerinin adları sıralanınca Rachel şaşırmışçasına iğneleyici bir şekilde konuştu.
"Ah, o iki şirket ödeme güçlüğüne düşecekler. Kredi Temerrüt Takası sözleşmesi imzalasak bile paraları olmadığı için tahsil edemeyiz."
Amerika'yı temsil ediyor desek abartı olmayacak devasa finans kuruluşlarının gelecek yıl batacağını kesin bir dille söyleyince Rachel'ın ağzı açık kaldı.