Bölüm - 258
- Ana Sayfa
- Zengin Olarak Yeniden Doğmak
- Bölüm 258
[257] İttifakın İptali 2
"Yüz milyar won civarındaki devasa bir meblağın, kara para rezervuarı olarak adlandırılan Malezya Labuan'daki uluslararası bir bankada saklandığı tespit edilerek soruşturma başlatılmıştır. Şimdiye kadar incelenen hususları aktaracağım. Bu kara para, ülkenin önde gelen büyük bir şirketinin sahibine aittir; tekrar ediyorum, fonun gerçek sahibi bir tüzel kişilik değil, bireysel bir yöneticidir."
"...Özellikle, bu fonun oluşturulma şekli, alışılagelmiş zimmet suçlarından farklılık arz etmektedir. Var olmayan hayalet yurt dışı şirketlerini satın alma bahanesiyle büyük meblağlar kaçırılmış ve savcılık ilgili kanıtlayıcı belgelerin izini sürmektedir. Bu kara paranın, IMF döviz krizinde oluşturulduğu düşünülmektedir..."
"Bu hesabın sahibinin yakında celp edileceğini ve şüpheli statüsüne geçme olasılığının yüksek olduğunu bir kez daha belirtmek isterim."
Televizyonu kapatıp içki şişesini elime aldım.
"Başınız ağrımıştır Sayın Başsavcı."
Dudağını hafifçe ısıran Başsavcı, kadehini kaldırarak içkiyi kabul etti.
"Öğleden sonra böyle bir sürpriz şov yapıp ortadan kaybolmuş. Savcılığın disiplini bu kadar darmadağın olmuş, ah! Sıradan bir savcının üstlerinden gizli basın toplantısı düzenlemesi, yayınlara çıkıp yüzünü tanıtıp özel büro açmaktan başka ne anlama gelebilir ki?"
İçkiye dudak bile değdirmeyen Başsavcı kadehi masaya bıraktı ve şüphe dolu gözlerle bana bakmaya başladı.
"Her neyse, Bölge Savcısı bunu kendi halletmeli. Ama şunu söyleyeyim. Acaba...?"
"Neden? O hesabın sahibinin Sunyang Grubu olduğunu mu düşünüyorsunuz?"
"O basın toplantısını önceden sezdin ve bu yüzden benimle görüşmek mi istedin? Rahmetli Başkanın adını bile kullanarak?"
"Daha yeni duydunuz, değil mi? IMF zamanında kaçırılmış para. Ben o zaman üniversiteye yeni başlamış bir öğrenciydim. Benim bu kadar büyük bir parayı kazanacak vaktim olabilir miydi?"
"Benim demek istediğim o değil. Jin Young-ki Başkan Yardımcısı'nı temsilen gelmedin mi? Ya da Jin Dong-ki Başkan Yardımcısı'nı mı?"
Ben cevap vermeyince elini alnına vurdu.
"Vay canına! O zaman rahmetli Başkan Jin'in hesabıymış. Başkanın bıraktığı sözleri ileteceğini söyleyerek..."
"Hayır, Sayın Başsavcı. Ben sizinle başka bir mesele yüzünden görüşmek istedim."
Ona da Adalet Bakanı'na verdiğimin aynısı bir not uzattım.
"Kıdemli Savcıyken bile Büyükbaba ile bağlar kurmuşsunuz."
Başsavcının tepkisi de Adalet Bakanı'ndan farklı değildi. Önce şaşırdı ve paniğe kapıldı ama hemen ardından sorular sordu ve şüphelerini dile getirdi. Ben de Adalet Bakanı'na söylediğim her şeyi aynen tekrar ettim.
Başsavcı, şimdiye kadar sürdürdüğü gizli ilişkinin devam edeceğinden emin görünüyordu ve saldırgan büyük amcam yerine benim bu işi devralmış olmamı bir şans olarak görüyordu.
"Bu biraz utanç verici ama bunu söylemeliyim. Size güveniyorum."
"Ne demek, lafı bile olmaz. İleride daha büyük işler yapacak birisiniz, küçücük de olsa bir yardımı dokunursa ne mutlu."
"Benim için büyük bir iş kalır mı artık? Bir savcının sonu Başsavcılıktır, o sona ulaştığıma göre geriye sadece emeklilik kaldı."
"Öyle şey olur mu? Geçenlerde Adalet Bakanı'nı görmüştüm, kabine revizyonunun yaklaştığını söyledi. Adalet Bakanı da elbette o revizyonda yer alacak. Dolayısıyla, eğer isterseniz, Sayın Başsavcı'nın kabineye katılması imkânsız bir şey değil."
"Ay, ne haddime, bakanlık da neymiş..."
İlgilenmiyormuş gibi yapsa da gözlerinin değiştiğini kaçırmadım.
"Zaten Meclis'teki atama komisyonundan geçmiş birisiniz, yani denetiminiz tamamlanmış. Başkanlık Ofisi açısından bakıldığında açık ara birinci sıradaki adaysınız."
Bu kadar laf Başsavcı'nın kulağını hoş etmeye yetmişti. Artık talepte bulunma zamanıydı.
"Peki, Sayın Başsavcı. Şu yüz milyar wonluk kara para olayını, bir süreliğine görmezden gelip kendi haline bırakabilir misiniz?"
"O da ne demek...?"
Çok kısa bir an gözlerini kırpıştırdıktan sonra dizine vurdu.
"Tahmin ettiğim gibi! Bu Sunyang ile ilgili bir mesele!"
"Bilmem ki? Henüz belli değil. Muhtemelen bu soruşturmayı örtbas etmenizi isteyen ilk kişi, o kara para hesabının sahibi olacaktır. Bense örtbas etmeyin diye ricada bulunuyorum... Biraz farklı, değil mi?"
Bir süre kaşlarını çatarak sessiz kalan Başsavcı yavaşça yüzünü yumuşattı.
"Bilmemen gereken şeyleri fazla bilmenin ne anlama geldiğini biliyor musun?"
Birden alakasız bir söz söyledi, ne demek istiyordu?
"Az önce haberlerde çıkan o genç savcı şöyle düşünür: Kendisinin gittikçe daha önemli bir insan haline geldiğini."
"Gerçekte ise gitgide daha da tehlikeli bir duruma düştüğünü bilmeden tabii."
"Görünüşe göre iyi biliyorsun. Bilmesen de olur dediğin şeylere merak duymamak, uzun süre hayatta kalmanın sırrıdır."
Başsavcı'nın yüzüne bir gülümseme yayıldı.
"Görme(zden gel)mezlikten mi geleyim yani?"
"Aynen öyle. 'Sorumlu savcının soruşturmasını ben Başsavcı olarak durduramam' dersiniz. Bu kadar yeterli."
"Peki, ne zaman örtbas edilmeli?"
"Size ayrıca haber vereceğim."
"Ancak şunu bilmelisin. Kapatılan olaylar bir gün mutlaka yeniden su yüzüne çıkar. O zaman ben Başsavcılık koltuğunda olmayacağım. Engelleyemeyebilirim."
"Zaman aşımı için üç yıl kaldı. İyice bekletin ve tam olgunlaştığında çıkarıp kullanın. O zamana kadar siz Adalet Bakanı olmuş olabilirsiniz. Benim için şimdilik bunu kullanmak yeterli."
"Bir ısırık alıp gerisini bana mı bırakıyorsun? Hahaha."
"Bu yüz milyar won gibi devasa bir meblağ. Ben ne kadar yesem de azaldığı belli olmaz."
"Bugün bir sürü hediye almış gibiyim... Sadece sessiz kalmamın yetecek olması vicdanımı rahatsız ediyor."
Gücü elinde tutan kişi, parayı elinde tutan kişiye karşı sadece biraz mahcup hissetmelidir. Zira çok alıp az vermek onların ayrıcalığıdır.
"Büyükbaba'nın öğretisi, kimseyi zahmete sokmamaktı. Hiç endişelenmeyin."
Alışverişin hesabı bittiğinde kadeh kaldırdık. Bu, başarılı bir anlaşmaydı, değil mi?
* * *
Jin Dong-ki Başkan Yardımcısı'nın çaresizliği, cevapsız çağrıların sayısıyla kendini gösteriyordu. Sürekli çalan cep telefonuna keyifli bir şekilde bakmakla yetindim. Arayıp gelen, alttakidir.
Büyük amcamın gururunu kırıp benim odama gelmesini sağlamalıyım. Zira sokak köpeği bile kendi bahçesindeyken daha yüksek sesle havlar.
Keyifle döner koltuğumda oyalanırken kapı aniden açıldı ve Jin Dong-ki Başkan Yardımcısı içeri girdi.
"Sen...!"
"Ah, Büyük Amca. Ne işiniz var buralarda?"
"Neden telefonlarıma cevap vermiyorsun?"
"Beni mi aradınız? Titreşime almış olmalıyım. Duymadım. Eşyalarımı toplamakla meşguldüm."
"Ne? Eşya mı?"
"Evet. Gelecek hafta kovulacağımı söylemiştiniz, değil mi? İşte bu yüzden eşyalarımı topluyorum."
Jin Dong-ki Başkan Yardımcısı odama bir göz attıktan sonra bağırdı.
"Şimdi cüret edip benimle dalga mı geçiyorsun? Eşya toplandığına dair tek bir iz bile yok!"
Ben masamın üstünü işaret ettim. Orada sadece bir diş macunu ve bir diş fırçası tek başına duruyordu.
"Bu ofisi pek sık kullanmadığım için ne kadar arasam da hepsi bu kadardı."
İkinci büyük amcam, ailemiz içinde karakterini nispeten cilalamış olandı. Böyle gencecik bir yeğen bu kadar kışkırtma yaptığında, bir şeyler fırlatması veya yakamdan tutup beni sallaması garip olmazdı, ama o sadece sıktığı yumruğunu titretiyordu.
"Ah, kusura bakmayın. Lütfen oturun. Söyleyecek çok şeyiniz var gibi görünüyor..."
İkinci büyük amca, hırıltılı nefesi sakinleşinceye kadar bana baktıktan sonra kanepeye çöktü.
"Haberleri izledim."
"İzlemişsiniz. Kaçırsaydınız başınızın derde gireceği bir haber, değil mi?"
"Sen aptal mısın?"
Büyük amcam, sırıtan bana öldürecekmiş gibi bakıyordu ama sesi çoktan sakinleşmişti.
"Öyle mi görünüyor?"
"Her şeyi göze mi aldın? Labuan'daki kara para belgelerini savcılığa fırlatıp birlikte ölmeyi mi planlıyorsun? Bu mu beni tehdit etme yöntemindi?"
"Beni gerçekten aptal mı sanıyorsunuz? Savcılık, o kara paranın nasıl oluşturulduğunu biliyor. Gerçekten de soruşturarak mı buldular dersiniz?"
"Sen hazırlamışsındır. Belgeler hâlâ senin elinde mi? Yoksa... blöf yapıyor da olabilirsin."
"İnanmak istediğiniz gibi tahmin yürütürseniz, bunun sadece basit bir teselli olarak kalacağını bilecek kadar deneyimli birisiniz, neden böyle yapıyorsunuz? Gerçeğe odaklanın."
"Gerçek mi? Asıl büyük yanılgıya düşen sensin. Diyelim ki belgeler var, ben 'haberim yok' derim, biter. Üstelik kara para senin elinde. Savcılık soruşturmasının ilk hedefi sensin. Senden başlayıp bana kadar geleceğini düşündüysen, sen hâlâ çocuksun. Soruşturma seninle başlar ve seninle biter. Kendi mezarını kazmış oldun."
Kendinden emin konuşuyordu ama ifadesinde hâlâ bir tedirginlik vardı. Benim o kadar aptal bir salak olmadığımı biliyordu.
"Neden ilk soruşturma hedefinin ben olacağını düşünüyorsunuz? Ben yüz milyar wonluk kara parayı gözümle bile görmedim? Ah, düzeltiyorum. Gözümle gördüm."
Benim kendinden emin ifadem ve sadece 'gördüm' sözüm yüzünden büyük amcamın yüzündeki endişe daha da koyulaştı.
"O para olduğu gibi o bankada duruyor. Ne parayı çektim ne de başka bir yere taşıdım. Hiçbir yerde benim izim yok."
Sonunda yüzü bembeyaz oldu. Elbette konuşamıyordu.
"IMF zamanında Güney Amerika'daki hayalet şirketin satın alma belgeleri de elimde. Bu işi yürüten iki çalışan da yurt dışında keyifli keyifli yaşıyor. Elbette her an ifade verebilecek durumdalar. Ayrıca bankanın kartları ve hesapları da benim elimde, dolayısıyla o parayı yok etme şansınız yok."
"Sen... Sen en başından beri mi...?"
"Sizce en başından beri böyle bir niyetim olabilir miydi? Pek de ihtiyacım olan bir para değildi, o yüzden öylece bıraktım. Bunu böyle kullanacağımı ben de bilmiyordum."
Masummuş gibi davrandım ama inanmışa benzemiyordu. Tüm o belgeleri ve tanıkları önceden saklamış olmam, en başından beri plan yaptığımın kanıtıydı.
Ancak büyük amcam daha fazla itiraz etmedi. Çünkü geçmişi değil, yaklaşan sorunu çözmenin öncelikli olduğunu bilen biriydi.
"Senin yüzünden bugün haberlerde çıkan o savcının hayatı mahvolacak."
Uzun bir aradan sonra konuşan büyük amcam bana güçlü bir uyarı gönderdi.
"Şöhret hırsına kapılmış bir savcının aceleci soruşturması yüzünden, ülkenin önde gelen bir şirket sahibinin itibarını lekeleyen bir serseri olarak damgalanacak ve avukatlık bile yapamayacak."
Bu bariz hilelerin bana da sökeceğini mi sanıyordu? Yoksa elinde bundan başka bir çıkış yolu yok muydu?
"Büyük Amca. Tek kişilik eylem yapan bir fabrika işçisini kötü adam ilan edip, olayın temelini örtbas etme numarası bu sefer de işe yarar mı sanıyorsunuz? Rakip farklı."
"Savcı ya da fabrika işçisi, benim için pek bir farkı yok!"
"O savcının arkasında ben varım. O savcıyı yıldız yapacak güce sahibim. Unuttunuz mu? Ülkemiz medyasının yarısını elinde tutup sallayan güç kim!"
Yüzü yine bembeyaz oldu. Gruba zerre kadar müdahil olmayan babamın, yani kendi kardeşinin varlığını yeni hatırlamıştı.
"Kore'nin mutlak gücü olan Sunyang Grubu'na karşı çıkan cesur savcı. Tüm ayartmalara direnen ve şirket yolsuzluklarını ortaya çıkaran adil savcı. Yüz milyar wonluk kara parayı devlete geri kazandıran onurlu savcı. Sadece bir hafta eğlence programlarına çıkıp konuşsa, ulusal kahraman olur. Bildiğiniz gibi, eğlence programlarının izlenme oranları haberlerden çok daha yüksek."
Büyük amcam, basın ve kamuoyu savaşında tek bir adım bile geri atarsa, kendi iddialarının yozlaşmış bir holding sahibinin savunması olarak algılanacağını anlamıştı.
"Hâlâ vaktimiz var, gelecek haftaki yönetim kurulu toplantısına kadar ben o savcıyı yıldız yapacağım, siz de o adamı dünyanın en alçak şerefsizi yapmaya çalışın. Bakalım kim kazanacak? Ah, bir şeyi unutmayın. Bu ülkenin vatandaşları hâlâ holding başkanının ağzından çıkan söze değil, savcının sözüne daha çok güveniyor."
Donuk bir şekilde oturan büyük amcamı bırakıp ayağa kalktım.
"Yönetim kurulu toplantısında nasıl bir tavır sergilemeniz gerektiğini iyi düşünün."
Masanın üstündeki diş macunu ve diş fırçasını cebime tıkıp son uyarımı yaptım. Yüzü hâlâ bembeyazdı.