Başlıksız Bölüm
# Boşanma Sonrası Kripto Fırlaması (128)
**İlk Kez Gelen Mutluluk**
Yarı bodrumda uyuduğum günlerdeki gibi, uzun zaman sonra mışıl mışıl, deliksiz bir uyku çektim.
Saat öğleden sonra birdi.
Derin bir uykudan uyandığımda, dün gece olanlar aklıma gelmeye başladı.
Jo Su-ah’nın izniyle odasına girmiştim.
“Hala uyumamışsın.”
“Uyumadım.”
Loş ışıklarla aydınlanmış oda biraz çekingen ve tuhaf bir atmosfere sahipti.
Tamamen yabancı değildik; üniversiteden mezun olur olmaz, yeni işe başladığı dönemde ona pek çok şey öğretmiştim. O taze, toy günlerinden 20’li yaşlarının sonuna geldiği bugüne kadar onu tanıyordum.
O tuhaflık sadece kısa sürdü.
Yatakta yan yana oturup uzun uzun konuştuk.
“Seni Amerika’da görmek güzel.”
“Açıkçası gelince rahatsız olursun diye endişelendim.”
“Neden rahatsız olayım ki?”
“Bilmem. Çeşitli nedenlerden dolayı. Kumsalda bekleyip, Lee Jong-yeop’a geldiğimi haber verecektim.”
Kumsalda yürüyen Jo Su-ah’yı görmem muhtemelen bir tesadüftü. Ama onu görür görmez hissettiğim özlem ve coşku içime akın etmişti.
Bir kadına duygularımı ifade etmek benim için garipti. Boşandıktan sonra sayısız düşünce ve endişe sürekli öne çıkıyor, ilerideki en uzak geleceği bile düşünme alışkanlığı edinmiştim.
Yine de kalbimden dökülen sözler vardı.
“Ben de seni özlemiştim.”
“Gerçekten mi?”
“Evet. San Francisco’ya gitmediğin iyi oldu.”
“Ama San Francisco’ya ben gelecektim?”
“O Oh Myeong-woo denen velet araya girebilirdi. Burada baş başa buluşmak daha iyi bence.”
İçimde biriktirdiğim her şeyi söyledim. Arkor’a yeni girdiğinde onu gördüğüm andan itibaren onu çok beğenmiştim ama benimle olmayacak biri olduğunu düşünmüştüm.
“Çamurlu kaşık olarak doğduğum için, sahip olamayacağım şeylere takılıp kalmaktansa, önce vazgeçmeyi öğrendim.”
“Aptal.”
“Çünkü kalbim yaralanınca acıyor. Yaralanmasın diye baştan önlem alıyorum.”
“Yine de sevebilirdin. Seni sevdiğimi belli etmedim mi sanıyorsun?”
“Biraz anlamıştım.”
“Peki, neden?”
“Beni sevmemen gerektiğini düşündüm. Jo Su-ah'nın benden daha çok parası olan, daha iyi bir adamla birlikte olma hakkı vardı.”
Çocukken zengin aile çocuklarını küçümserdim. Kendilerine sunulan iyi koşullara rağmen, tembel ve çaba göstermeyen çocuklar gibi görünüyorlardı.
Yaşım ilerleyince anladığım gerçek bu değildi. Gerçekten iyi şartlarda büyüyen, anne babasından sevgi dolu ilgi gören çocukların karakterleri genellikle iyi oluyordu. Varlık içinde büyüdükleri için kolay kolay sinirlenmiyorlar, sabırlı oluyorlardı. Sahip oldukları yetenekleri çeşitli şekillerde çiçeklendirerek başarılı bir hayat yaşama olasılıkları çok daha yüksekti.
“Şimdi de öyle mi düşünüyorsun?”
“Şimdi beni sevebilirsin. Tüm dünyayı bilemem ama Güney Kore’de benden daha zengin kimse yoktur artık.”
Bir anda Jo Su-ah’nın elini tutmuştum.
Onun kıyafetlerini çıkardım ve yumuşacık tenini hissettim. Sabaha kadar seviştiğimiz her an, zihnime tüm ayrıntılarıyla kazınmıştı.
***
Öğleden sonra uyanıp odadan çıktım.
Giriş katta, Jo Su-ah şort ve tişörtüyle yemek yapıyordu.
“Su-ah, yemek mi yapıyorsun?”
“Uyandın mı? Yanımda getirdiğim Kore malzemeleri vardı da.”
Jo Su-ah’nın yaptığı yemeği yemek istediğim için, iki tane aşçımız olduğunu söyleyecektim ki, vazgeçtim.
Düşününce, malikanede kimse yoktu, burası bomboştu. Normalde korumalar ve Lee Jong-yeop hep buradaydılar.
―Kim Shin: Neredesin?
Lee Jong-yeop’a mesaj attığımda hemen cevap geldi.
―Lee Jong-yeop: İkiniz baş başa vakit geçirin diye çıktım. Korumalar malikanenin dışını koruyor, ben de bugünden itibaren yakındaki bir otelde kalacağım.
―Lee Jong-yeop: Benim ve korumaların otel masraflarını sen ödersin, değil mi Ağabey?
Aslında malikanede Lee Jong-yeop’un ve korumaların kalabileceği yeterince oda vardı. Ama...
―Kim Shin: Pahalı bir otelde kal.
―Lee Jong-yeop: Emredersin, Ağabey.
Jo Su-ah ile yalnız kalma fırsatını kaçırmak istemiyordum.
Mutfaktan gelen hafif baharatlı koku, *Dakbokkeumtang*'a (baharatlı tavuk güveci) benziyordu.
Tavuk, bulgogi ya da Jeyuk-deopbap gibi yemekler Amerika’da da bulunabilirdi. Dakbokkeumtang’ı da aşçıya söylesen yapabilirdi ama uzun zamandır yememiştim.
“Büyük patatesler var.”
“Patates sevdiğini biliyorum.”
“Hatırlamışsın demek.”
Büyük patatesli, hafif acı *Dakbokkeumtang*.
Jo Su-ah ile birlikte yerken lezzetini kendiliğinden dile getirdim.
“Gerçekten çok lezzetli.”
“İyi bari. Ya tadı kötü olursa diye endişelendim. Gerçekten çok çalıştım. Bir kase daha ister misin?”
“Evet, alırım.”
New York’taki otel hayatı... Hamburger, biftek, pizza ve makarnaya alışmış damağım için bu baharatlı *Dakbokkeumtang* tam anlamıyla bir şifaydı.
***
An Myeong-guk bir kafede “1 Yıllık Evlilik Hayatı” adlı kitabı okuyordu.
‘Gözlerim doluyor.’
Çok para kazandığı için karısının değiştiğini düşünüyordu. Karısının Hawaii’ye gidip çocuğu orada büyütme kararı yüzünden her gün kavga ediyorlardı.
‘Evde kocanın rütbesi, beslenen köpekten bile düşüktür derlerdi ya.’
Evlenmeden önce karısı gerçekten iyi bir kadındı. Karısı olup, çocuğu doğurduktan sonra ise giderek onu küçümsemeye ve daha çok dırdır etmeye başlamıştı.
“Hawaii, ha. Ne yapmalıyım?”
“Ne yapacaksın? Engel olmalısın. Uzaktaki baba olmanın sana hayrı dokunmaz.”
Arkor’dan Takım Lideri Seo Jong-gi’ye derdini anlatsa da çözülmüyordu.
Dürüst olmak gerekirse, çocuğunu yetiştirirken defalarca hissetmişti: ‘Bu velette ders çalışma zekası yok!’
Üzücü ama kabul etmesi gereken bir sorundu bu; oysa karısının hırsının sonu gelmiyordu. Hedef Seul Ulusal Üniversitesi’ydi ve notlar yetersiz gelirse, gittikleri dershanenin seviyesinin düştüğünü düşünüyordu.
Karısı dilinden düşürmüyordu:
“Bizim çocuğumuzun zekası iyidir aslında. Kendini toparlarsa hemen yetişir.”
“Evet, haklısın.”
“Onu mutlaka doktor yapacağım.”
Çevresindeki diğer annelerle rekabet kültürü... Dershane öğretmenlerinin satış çabaları ve pohpohlayıcı sözleri... Kendi gerçekleştiremediği hayalleri çocuğu üzerinden vekaleten tatmin etme arzusu.
Hawaii’ye gitme niyetini belli ederken, çocuğuyla gerçekleştirmek istediği hayali bir adım daha ileri taşınmıştı.
“Harvard’a veya Johns Hopkins’e göndereceğim.”
“Üniversite için Amerika’ya mı göndereceksin?”
“Evet. O kadar destekleyecek gücümüz var. Amerika’da doktorluk yapıp, sonra Kore’ye gelip senin çalıştığın BioLife şirketinde işe girecek. Takım Lideri olarak başlayıp deneyim kazanacak ve CEO bile olursa harika olurdu.”
“...”
Aslında An Myeong-guk, BioLife’ta çalışırken bambaşka bir dünya görmüştü. Yüzlerce milyarlık ekipmanlar sıradandı ve en alt düzey araştırmacılar veya asistanlar bile dünyanın en iyi üniversitelerinden, ilk %1’lik dilime giren yeteneklerdi.
Ünlü tıp dergilerinde makaleleri yayınlanan, belirli alanlarda uzman kabul edilen kişiler çoğunluğu oluşturuyordu. Bu insanlar bir araya gelip yapay zeka araştırmaları yapıyor, yeni ilaç geliştirmek için sabahlıyorlardı.
Katlanır karyolada büzülerek uyuyan ak saçlı doktor, İngiltere’nin en iyi immünoloji (bağışıklık bilimi) uzmanıydı.
‘Bizim çocuk doktor olup BioLife’ta mı işe girecek?’
Olursa elbette iyi olurdu ama bunun olasılığı neydi ki?
BioLife'ın ne kadar harika bir yer olduğunu, hatta bu anlarda bile şirketin dikey olarak geliştiğini nasıl açıklayabilirdi? Dünya çapında akademisyenler buraya akın ediyordu. Kim Shin’in şöhreti, parası ve K-Aşısı’nı üreten BioLife’ın başarıları.
En kritik faktör ise şu ana kadar geliştirilen tıbbi yapay zeka Surin’in performansıydı. Geçmişte devasa süper bilgisayarlar gerektiren hesaplamalar, Earth Resource (Dünya Kaynağı) aracılığıyla kesintisiz olarak yürütülüyor ve performansı sürekli iyileştiriliyordu.
BioLife her an gelişen bir şirketti. 10 yıl sonra nasıl bir halde olacağını hayal etmek bile zorken, karısı o şirkete girmeyi ve CEO olmayı düşünüyordu.
Belki de büyük bir holdingin iştirakine başkan olmak, buna ulaşmaktan kat kat daha hızlıydı.
‘Be kadın, senin kocanın BioLife’ta Yönetici Direktör (Jeonmu) olması bile muazzam bir şey. Bari bana biraz destek olsan.’
K-Aşısı sayesinde Seong BioLogics ve DK BioScience ile sözleşmeler imzalamıştı. Her iki şirket de BioLife'ın gücünü biraz hissettikten sonra, daha derin bir ilişki kurmak için sabırsızlanıyordu.
Takım Lideri Seo Jong-gi bira içerken konuştu:
“Aaa, bu arada Jo Su-ah izin almış.”
“Öyle mi?”
Jo Su-ah, birkaç ay öncesine kadar birlikte çalıştığı, ona çok yakınlık duyduğu astıydı. Güzel, zeki ve işini iyi yaparak başarı getiren biriydi.
“Ama Amerika’ya gittiği söyleniyor.”
“Amerika mı?”
An Myeong-guk’un aklına bir şeyler gelmeye başladı.
Arkor’da çalışırken bile diğer erkeklere karşı duvar ören Jo Su-ah, Kim Shin’e karşı her zaman ilgi duymuş, onu merak etmişti. Şirkette bunu olabildiğince belli etmese de, amiri olarak biliyordu.
―An Myeong-guk: Jong-yeop.
―Lee Jong-yeop: Emredersin.
―An Myeong-guk: Jo Su-ah, Kim Shin Temsilciyle (CEO) görüşmek için mi gitti?
―Lee Jong-yeop: Bu bir sır.
―An Myeong-guk: Sır olması demek oraya gitti demek, değil mi? Bana söyleyemez misin?
―Lee Jong-yeop: Takım Liderime banka şifremi bile söylerim. Ama bu daha önemli, olmaz.
An Myeong-guk, astı olan Lee Jong-yeop’un çok iyi yetiştiğini düşündü. Şirket hayatında doğru hattı tutmak gerekirdi. Kim Shin’in hattını tuttuğuna göre, Güney Kore’deki en sağlam arka plana sahipti. Elbette bu, kendisi için de geçerliydi.
An Myeong-guk’un aklına aniden bir fikir geldi.
Kim Shin de Amerika’ya kadar gelen Jo Su-ah’dan hoşnutsuz olmazdı ve ikisi birbirine yakışırdı.
―An Myeong-guk: Sen bir "Jo Su-ah" de bakayım.
―Lee Jong-yeop: Diyemem.
―An Myeong-guk: Beraber çalıştığımız Jo Su-ah’nın adını söyleyemiyor musun?
―Lee Jong-yeop: Söyleyemem.
―An Myeong-guk: Artık "Yenge" mi dememiz gerekiyor?
―Lee Jong-yeop: Şey, sanırım bu noktada her şeyi biliyorsunuz. Tam da sezgileriyle geçinen bir Takım Lideri'ne yakışır bir hareket. Sizden çok şey öğreniyorum.
―An Myeong-guk: Tmm. Kolay gelsin.
―Lee Jong-yeop: Emredersin! Size de kolay gelsin!
An Myeong-guk telefonunu cebine koydu.
İnsan flört ederken tam olarak bilemiyor. Hoşlanma duygusuyla görüşüyorsun ama sonuçta nasıl bir insanla evlendiğin, yaşarken en önemli şey oluyor.
‘Jo Su-ah, değişse bile bizim karım gibi olmaz herhalde.’
***
Yılbaşı yaklaştığı için inanılmaz davetiyeler geliyordu. San Francisco’daki girişimciler buluşmasından yardım partilerine... Washington’daki politikacılardan yazlık evlerine davetler alıyor, Wall Street’teki finansçılardan yılbaşı partilerine çağrılıyorduk.
Varlık sahipleri, gazeteciler ve ünlü mankenlerin toplandığı partilerden eksiksiz davetiyeler gönderilmişti.
―Kim Shin: Hepsini kibarca reddedelim.
―Lee Jong-yeop: Emredersin, Ağabey.
―Lee Jong-yeop: Gerekçe olarak gelecek yılın iş ve yatırım planları üzerinde çalıştığımızı söyleyebilir miyiz?
―Kim Shin: Evet, söyleyebilirsin.
Başka hiçbir yere gitmeyip, Laguna Beach’teki malikanede kalmaya devam ettik.
Jo Su-ah ile birlikte uyuyor, uyanıyor, yemek yiyor ve sahilde yürüyüş yapıyorduk. Los Angeles’ta pek çok turistik yer olduğunu biliyordum ama dürüst olmak gerekirse, sadece evde Jo Su-ah ile kalmaya devam etmek istiyordum.
‘Demek his buymuş.’
Biriyle sıradan sohbetler etmek, yemek yemek ve birlikte uyumak rahat ve mutluluk vericiydi.
Bu duyguyu ilk kez yaşıyordum. Çok büyük paralar kazanırken heyecanlı bir haz hissediyorsam, şimdi yaşadığım şeye, 'mutluluk' diyebilecek kadar keyif alıyordum.
‘Lee Jong-yeop bu yüzden sürekli sevgili yapıyor demek ki.’
Arkor’da çalışırken onunla daha önce tanışamadığım için çok üzülüyordum.
“Artık yemeği ben yapacağım.”
“Ben yapmak istiyorum.”
“Ben de yapmak istiyorum.”
Lezzetli yemekleri birlikte hazırlayıp Jo Su-ah ile yedik.
Sadece market alışverişine giderken güneş gözlüğü ve maske takıp yakındaki marketleri dolaşıyorduk. Korumalar çevrede olsa da, birlikte kol kola dolaşmak ve alışveriş yapmak harika hissettiriyordu.
İlk kez gerçek bir dinlenme hissi yaşıyordum.
Aralık ayının ortasına gelinirken, çeşitli olaylar patlak vermeye başladı.
―Yönetici Direktör An Myeong-guk: İngiltere’de Korona virüsünün yeni bir varyantı yayılıyor.