Bölüm 90: Daha Açılmadan Çöktü
21.05.2021
Yazar: Zheng Beifang
Bölüm 90: Daha Açılmadan Çöktü
Sibel çok şaşkındı. Hainlerden, paralı askerlerden ve orklardan bahsederken konu nasıl yine buz yeşimi porselenine gelmişti? Alt tarafı bir yemek takımıydı oysa.
Madem babası bu davayı araştırması için bu şartı sunmuştu, o zaman tek yapması gereken babasının istediği buz yeşimi porselen yemek takımını getirmekti. Az önce babası Şövalye Yanhang'ın elinde buz yeşimi porselen olduğunu söylemişti... Bataklık kurt adamlarıyla birlikte olan o şövalye.
Tam o sırada kâhya gelip bildirdi: "Şövalye Claire'in eşliğinde, Yanhang adında bir şövalye lordu ziyarete geldi. Şövalye Yanhang, Leydi Sibel ile bir randevusu olduğunu... önemli bir konu hakkında konuşmak istediğini söylüyor."
Yanhang!
Yaşlı Kont ve Sibel birbirlerine baktılar. Tam da ondan bahsediyorduk, bir de kapımıza gelmez mi!
Sibel kâhyaya döndü ve dedi ki: "Evet, Şövalye Yanhang ile gerçekten bir randevum var. Paralı askerlerin orklarla iş birliği yaparak topraklarına saldırması konusunu birlikte konuşacaktık."
Yaşlı Kont yan taraftan hatırlattı: "Bir de buz yeşimi porselen meselesi var."
Sibel yine çaresizce gözlerini devirdi: "Evet, bir de buz yeşimi porselen. Şövalye Yanhang ve Şövalye Claire biraz beklesinler, hemen gidip onlarla görüşeceğim."
Yaşlı Kont dedi ki: "Önce öğle yemeğini bitir, sonra onlarla görüşürsün. Mutfak da onlar için öğle yemeği hazırlasın, uzaklardan gelen misafirlerin bizi iyi ağırlamadığımızı düşünmelerini istemem. Şarap mahzeninden de biraz kırmızı şarap çıkarın, Şövalye Yanhang tatsın. Yanhang sizin ona karşı duyduğunuz saygıyı hissetsin."
"Emredersiniz, Efendim!"
Kâhya, gelen şövalyeler için öğle yemeği ağırlamasını ayarlamaya giderken, Sibel tabağındaki dil balığını hızla ağzına tıkıştırdı. Çok yediğinden, tatlı şarabı da büyük yudumlarla mideye indirdi.
Yaşlı Kont hemen memnuniyetsizliğini dile getirdi: "Theodore ailesinin bir kızı olarak nasıl bu kadar görgüsüzce yemek yiyebilirsin? Bu yemek yeme şeklinle diğer soylular tarafından alay konusu olacaksın."
Sibel koca bir tabağı balık etini tamamen bitirmiş, büyük bir bardak tatlı şarabı da bir dikişte içmişti. Peçetesini alıp ağzını sildi ve dedi ki: "Askeri kampta böyle yemeye alıştım. Yavaş yersem, aç kalırım."
Yaşlı Kont sinirlendi: "Kim benim kızıma açlık çektirmeye cüret eder!"
Öğle yemeğini bitiren Sibel ayağa kalktı, askeri üniformasını düzeltirken babasına şöyle dedi: "Senin kızın olduğum için askeri kampta bana özel muamele yapılmasını istemiyorum. Askerler tarafından saygı duyulan bir general olmak istiyorsam, askerlerle aynı askeri kurallara uymak zorundayım. Bunu bana siz öğrettiniz. Ben doydum. Güle güle, babacığım. Size buz yeşimi porselen yemek takımını getireceğim."
Sibel bunu söyledikten sonra Yaşlı Kont'a şakacı bir şekilde göz kırptı ve büyük bir kararlılıkla yemek odasından çıktı.
Kont Theodore tembih etti: "Git bir duş al ve başka bir şeyler giy, üzerinde griffon dışkısı kokusu var. Şövalye Claire iyi bir çocuktur, ona bir şans ver."
Kızının arkadan görüntüsüne bakarken, onun gençliğindeki kendisine ne kadar benzediğini hissetti. Ah... Hayatı boyunca bir oğlu olmaması, Yaşlı Kont'un her zaman pişmanlığıydı. Ama küçük kızını, ailesinin adını lekeleyen bu hale getirmesi... Yaşlı Kont için bu daha da büyük bir pişmanlıktı.
Sibel gittikten sonra Kont Theodore, bir çorba kaşığıyla altın kadehine vurdu. Kendini tamamen büyük bir pelerine sarmış bir figür, gölgeden çıkarak Kont'un arkasında durdu.
Yaşlı Kont arkasına bakmadan, sakince dedi ki: "Leydi'nin getirdiği paralı askerlerin hepsini öldür, iz bırakma."
"Emredersiniz, Efendim!"
Pelerinli figür tekrar gölgede kayboldu. Yaşlı Kont önündeki altın yemek tabağına baktı ve yüzünde yeniden endişeli bir ifade belirdi. Buz yeşimi porselen... Ah, buz yeşimi porselen...
Şehir Beyliği Konağı'nda, biraz daha küçük başka bir yemek odasında, Yanhang ve ona eşlik eden Şövalye Claire, küçük, uzun ve dar bir yemek masasının iki tarafına oturmaya davet edilmişti. Masanın üzerine bej rengi kadife bir örtü serilmişti. Şehir Beyliği Konağı'nın uşakları gümüş yemek takımlarını yerleştirdikten sonra, özenle hazırlanmış birkaç öğle yemeği yemeğini servis ettiler.
Kâhya, gümüş şarap sürahisini bizzat tutarak kırmızı şarap doldururken, Yanhang ve Claire'e dedi ki: "Bu, Kont Theodore'un mutfağa özellikle siz ikiniz için hazırlattığı öğle yemeğidir, lütfen afiyetle yiyin. Leydi Sibel şu anda efendimizle öğle yemeği yiyor, lütfen ikiniz de biraz bekleyin."
Şövalye Claire kâhyaya çok nazikçe selam verdi ve Kont Hazretleri'nin ağırlamasına teşekkür etti. Yanhang ise yemek masasında şaşkınlıkla oturuyordu.
Sibel, başlangıçta tahmin ettiği gibi, Newta şehrinde gerçekten de statülü birisiydi; ama Yanhang, bu kadar yüksek bir statüye sahip olacağını hiç düşünmemişti. Newta Şehri Lordu Kont Theodore'un küçük kızı, Fırtına Şehri Lordu Marki Anderson'ın baldızı. Bu güçlü aileden gelen leydi, buradaki rahat hayatını bırakıp ne diye kraliyet griffonuyla etrafta rastgele dolanıyordu ki?
Şimdi yandık. Benim lordum az önce paralı askerlerle ilgili bu patlamaya hazır bombaları ortaya atmış, şimdi de saklanıp neyin ortaya çıkacağını görmek üzereydi. Ama ne olduysa, attığı bu ilk adımda, nasıl da mayına basıvermişti!
Of... Aslında şehre sessiz sedasız girmek istemişti, ama kim birkaç şeker dağıtarak kendini şehir beyi konağına kadar atacağını düşünebilirdi ki? Bütün suç o görgüsüz sıradan halktandı, bir şeker kapmak için bile yolu tıkamayı başarmışlardı.
Şimdi işler hiç de iyi gitmiyordu. Önce bir yudum şarap içip sakinleşeyim bari.
Yanhang elindeki gümüş şarap kadehini kaldırdı ve içindeki kırmızı şarabın peltek gibi koyu olduğunu, sallandığında kendi kırmızı şarabından çok farklı, yoğun bir kıvamda olduğunu fark etti. "Buna bir şeyler mi karıştırmışlar acaba!" Üstelik içinde biraz tortu da vardı, belli ki iyi filtrelenmemişti. Affedilebilir bir durumdu. Ne de olsa buranın teknoloji seviyesi düşüktü, şarap yapımında biraz tortu kalması kaçınılmazdı. Gerçek dünyadaki antik Avrupa'da yapılan şarapların buruk olduğu, tatlılığını artırmak için bal karıştırıldığı duyulurdu. Bu şarap bu kadar yoğunsa, kesinlikle çok buruk olduğundan dolayı fazla bal katılmıştı. İdare ederdi, içerdi artık. Nasıl olsa bir gün Lordunuz olarak ben, yüzlerce dolara aldığım kırmızı şarapları getirir, bu diğer dünyalı hödpürlerin üst düzey kırmızı şarap ne demekmiş görsünler, bakalım. Sonra da altınlarını kazanırım.
Yanhang biraz küçümseyerek gümüş kadehteki kırmızı şaraptan küçük bir yudum aldı.
Vay! Ve yine büyük bir yudum daha aldı. Bu sefer aceleyle yutmadı; aksine, şarabın ağzında gargara yapar gibi dönmesini sağlayarak tat tomurcuklarının sıvıyla tam temas etmesini sağladı. Ardından bir dikişte yuttu.
Yanhang sustu. Görünüşe göre başka bir dünyada kırmızı şarap satma işi, daha açılmadan çökmüştü.
Ama... İden, Lordunuzun ona ikram ettiği şarabın dünyada nadiren görülen, olağanüstü bir lezzet olduğunu söylemişti. Bu şarapla karşılaştırıldığında, o şarap sanki su katılmış gibiydi!
İden mi beni kandırıyordu? Yoksa şarap tüccarı mı bana kazık atıyordu? Yanhang ikisinin de mümkün olduğunu düşündü.
Bunu düşünerek Yanhang kadehindeki şarabı bir dikişte bitirdi... Tarif edilemez bir nefaset, ağızda bıraktığı his ise puding gibi pürüzsüzdü. Ağızdan mideye kadar her yeri rahatlatan bir histi. Harikaydı.
Yanhang kendini evinde gibi hissederek masadaki şarap sürahisini aldı ve kendine "dolu dolu" bir kadeh kırmızı şarap doldurdu. Şövalye Claire'in ona dik dik baktığını görünce, tek başına içki içmesinin içki sofrası adabına uymadığını düşündü. Bunun üzerine kadehini kaldırıp Şövalye Claire'e davetkâr bir şekilde şöyle dedi: "Beni buraya getirdiğiniz için teşekkür ederim, Hazretleri. Adınız... Şövalye Claire, değil mi? Gel, gel, gel! İlk kez karşılaşıyoruz, bu kadehi içtik mi tanışmış sayılırız."
Claire'in Yanhang'a bakışındaki ifade daha da tuhaflaşmıştı, ancak yine de kadehini kaldırıp Yanhang'ınkiyle tokuşturdu.